24 Ağustos 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yeni Anayasa Bir Toplum Sözleşmesi Olmalı
22 Mart 2011 Salı 14:40

Yeni Anayasa Bir Toplum Sözleşmesi Olmalı

TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, Yeni Anayasanın aynı zamanda bir toplum sözleşmesi de olması gerektiğini belirtti.

TÜSİAD, 2011 yılının ilk Yüksek İstişare Konseyi toplantısını, 22 Mart 2011 Salı günü, Four Seasons Hotel İstanbul at the Bosphorus'ta düzenledi.

Toplantının açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, "Fırtınaları dinmeyen Türkiye"mizin tüm kritik eşiklerinde TÜSİAD"ın doğruyu yakalamak, dünya ile aynı düzlemde bulunmak, evrensel dili konuşmak gibi bir derdi hep olmuş" diye başladığı sözlerini özetle şöyle sürdürdü:
"40 yıl önce bu örgütün vizyoner kurucuları fikir üreten bir fabrika kurmak üzere yola çıktıklarında Türkiye 12 Mart"ın alacakaranlığındaydı. Yönetim zaafı, toplumsal taleplerin yarattığı kargaşa ve şiddet ortamı, Batı Avrupa ülkelerindeki gibi özgürlük alanlarının genişletilmesiyle değil bir darbeyle sona erdirilmeye çalışılmıştı.

Türkiye ekonomisi, kendisi gibi ithal ikameci politikalarla kalkınma maceralarına başlayan Asya ülkelerinin dışa açılarak yakaladığı büyüme çizgisine geçememişti. Dünya ekonomisinde 1973-74"teki petrol şokuyla açığa çıkacak krizin belirtileri giderek güçlenmeye başlamış, ABD tek taraflı olarak doların altınla olan bağını çözmüştü.

O günün dünyası bugünkü küresel dünyaya göre ekonomilerin daha kapalı olduğu, Soğuk Savaş mantığının uluslararası siyasetin çerçevesini belirlediği, kuralların esnemediği bir dünyaydı. 40 yıl sonra bugün, dünya ekonomisinin ilk küresel krizini yaşıyoruz. Dünya ekonomisindeki büyüme emareleri kırılgan. Ortadoğu"da dalga dalga yayılan hak ve özgürlük isyanlarının tetikleyebileceği şokların etkisiyle ivmesini kaybedebilir.

Soğuk savaş sonrası dönemin tek kutuplu dünyasının egemeni ABD, 2000"li yıllardaki sonuç vermeyen politikaların sonucunda güç ve prestij kaybetme durumuyla karşı karşıya. Diğer yandan küresel ekonomi ve siyasetteki güç kaymasının sonucunda BRIC ülkeleri ön plana çıktılar. Çin dünya sanayi üretiminde geçen sene itibariyle ABD"yi geçti, dünya sisteminde söz sahibi olmak arzusunda.

Ancak yükselen güçler henüz dünya sistemi üzerinde siyaseten etkili olabilecek ya da sorumluluk üstlenecek kapasiteye sahip değil. Batı dünyası ise gerek zayıflamasının, gerekse kendi içindeki anlaşmazlıkların bir sonucu olarak rota belirleyemez durumda.

Kırk yıl önce Türkiye Soğuk savaş koşullarında kapalı bir ekonomiyle ve eksik demokrasisiyle dünya sisteminde arka planda kalıyordu. Bugünün Türkiye"si ise küresel ekonomiyle eklemlenmiş, stratejik fırtınanın tam göbeğinde, etrafındaki gelişmeleri etkileme imkanı olan, bu iddiayı taşıyan bir ülke. Ancak kırk yıl önce olduğu gibi gene temel bazı sorunları halletmesi gereken bir Türkiye"de yaşıyoruz.

Kırk yıl önce TÜSİAD, öncelikle özel sektörün kalkınma açısından önemini kamuoyuna anlatmak zorunda kalan, Türkiye ekonomisi için özel teşebbüsün vazgeçilmezliğini göstermek amacı güden bir örgüttü. Arada geçen yıllarda da ekonomide açıklık, siyasette ise demokratik hak ve özgürlüklerin pekiştirilmesi için mücadele verdi. Bugün de, içinden geçtiği şiddetli fırtınanın ardından yeni baştan yapılanan bir dünyada Türkiye"nin nasıl bir rota çizmesi gerektiği hakkında çalışmalar yapan, bunları kamuoyuyla paylaşmak isteyen ve ulusal diyalogun sağlıklı bir şekilde yürümesi için çalışan bir örgütüz.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika"da çarpıcı, bir yanıyla umut veren ancak diğer yanıyla endişe yaratan gelişmeler yaşanıyor. Tunus ve Mısır"da diktatörlükler nispeten kısa sürede yıkılmışken, diğer bölge ülkelerinde değişimin çok kanlı olabileceği, kaygıyla izlediğimiz Libya örneğinden de anlaşılıyor.

Gene de, uzun bir tarihsel perspektiften baktığımızda tanıklık ettiğimiz olayların ve gelişmelerin tarihin akışına uygun olduğunu söylememiz gerekir. Küresel sistemin hem ekonomik hem siyasal bakımdan dışında kalmış ya da bırakılmış bir bölgenin insanları nihayet kendi kaderlerini kontrol edebilecekleri, vatandaş olarak haklarına sahip çıkabilecekleri yönetim biçimleri talep ediyorlar.

Biz bu talepleri doğal, yerinde ve haklı buluyoruz. Çok farklı bir tarihe ve gelişme çizgisine sahip Türkiye"de de halen devam etmekte olan bir hak ve özgürlük arayışı var. Bölge insanlarının gıpta ile izlediği bir ülkenin vatandaşları olarak da bize düşen onlara destek vermektir.

Bu bağlamda Libya"da kendilerini çatışmaların ortasında bulan üyelerimize, onların çalışanlarına geçmiş olsun dileklerimi de tekrar sunmak istiyorum. Hükümetin ve devlet kurumlarının vatandaşlarımızı en kısa sürede tahliye etmede gösterdikleri başarıyı da tüm vatandaşlarımız gibi şükranla anıyorum.

Yakın tarihsel bağlarımız da olan bu ülkede huzurun bir an önce, daha fazla kan akmadan sağlanmasını ve ülkenin inşasına, kalkınmasına bir an önce yeniden başlanmasını diliyorum.

Bunlara dikkat çekerken örnek alınacak ülke Türkiye"nin içinde son zamanlarda yaşanan hayli olumsuz gelişmeler hakkında da bir kaç söz söylemek istiyorum.
Bu kurumun mensupları özellikle son yirmi beş yıllık dönem zarfında koşullar elvermese bile açık ekonomi, hukukun üstünlüğü, sivilleşme, demokratikleşme davasının bayrağını taşıdığımızı bilir.

Özellikle son on yılda AB üyelik perspektifinin bu mücadelede bize önemli bir referans noktası, bazen dayanak oluşturduğunu söylemek de hakkaniyet gereğidir. AB"nin bugün yaşadığı neredeyse var oluşsal sayılacak kriz, Birlik"in temel ilkelerinin, dünyaya sunduğu modelin ve hayat anlayışının geçersiz olduğunu göstermez.

Avrupa"da yaşanan sıkıntılar ve Türkiye-AB ilişkilerinin şu dönemde kaygı verecek derinlikte bir kriz içinde olması kamuoyumuzda bu projeye yönelik heyecanı düşürdü. Hükümetin AB ile diyalog yollarını zorlamasını, çatışmacı bir söylemi tercih etmemesi gerektiğine inanıyoruz.

Her ne kadar AB üyesi bazı ülkelerin olumsuz tutumları kabul edilemez bir durum yaratıyorsa da onlara rağmen ilerlemeyi sağlayacak yöntemler denememiz gerekiyor. Başka diyarlarda, çok farklı hesapları olan ülkelerin aralarındaki sorunları çözmek için harcadığımız gayretin ve enerjinin bir kısmını başta Kıbrıs sorunu olmak üzere AB ile ilişkilerimizi kilitleyen konularda da göstermeliyiz.

Türkiye"nin ancak demokratik bir sistem içinde müreffeh, güçlü ve itibarlı olacağına inanıyoruz. AB süreci bu yoldaki gayretlerimiz açısından bulunmaz bir çerçeve sunuyor, bizim de daha disiplinli hareket etmemize yardımcı oluyordu.

AB sürecinin gevşemesinden beri demokratikleşme, ifade özgürlüğü, yargılama süreçleri, basın özgürlüğü gibi konularda bir gerileme yaşıyoruz. Geçmişin pek hatırlamak istemediğimiz tartışmalı, bulanık ve çatışmacı günlerine dönemeyiz. Buna izin vermemeliyiz. Ortadoğu ülkelerine, halklarına örnek teşkil etme iddiası taşıyan, oralardaki milyonlarca insanın ilham kaynağı olmakla haklı şekilde övünen bir ülkenin kazanılmış mevzilerinden geri düşme hakkı olmaması gerekir.

Böylesi bir irtifa kaybı ülkede etkisini arttıran, varlığını çeşitli eksenlerde hissettiğimiz kutuplaşmaları da körükleyecektir. Giderek yaygınlaşmakta olan izlenimler doğrultusunda, savuna geldiğimiz değerlerin tehdit altında olduğundan endişe etmekteyiz.

İletişim özgürlüğünün fütursuzca ayaklar altına alınması, nefret söyleminin yaygınlaşması karşısında sergilenen duyarsızlık, kadınlara yönelik şiddet söz konusu olduğunda gördüğümüz vurdumduymazlık demokrasimiz açısından hayırlı gelişmeler değildir.

Görünürdeki suçları mesleklerini icra etmek olan ve bu uğurda bir hayli risk de üstlenen gazetecilerin neyle suçlandıklarını bilmeden tutuklanmaları, tutuklama işleminin giderek cezanın bir parçası haline gelmesi vicdanları rahatsız etmektedir.

Bu bağlamda yargılama süreçlerinde görülen aksaklıkların, yargının hukuk referansından ziyade siyasi saiklerle hareket ettiği izlenimini veren tasarrufların adalete inancımıza daha fazla hasar vermesinin önüne geçilmesi gerektiğini düşünüyoruz".

Yapılacak genel seçimlerin Türkiye açısından bir yol ayrımı olduğunu söyleyen Boyner, sözlerini özetle şöyle sürdürdü:
"Bu seçimlerin ardından seçilen Meclis umut ediyoruz ki yeni Anayasayı yapacak. Bir diğer deyişle siyasi ve idari sistemimizin çatısı yeniden çatılacak.

Bu seçimlere kabul edilemeyecek yükseklikteki seçim barajını değiştirmeden, siyasi partilerimizi daha katılımcı ve demokratik kılacak bir siyasi partiler yasası hazırlamadan, seçmeni kendisini değil parti başkanını temsil eden vekiller seçme sıkıntısından kurtaracak değişiklikler yapılmadan gittiğimizi görmezden gelmek mümkün değildir.

Ama yine de seçimler sonrasındaki gündemimiz üzerinde konuşmamız, tartışmamız gerekiyor. Türkiye"nin yeni yapılanması içinde hak ve özgürlükler alanlarının ne şekilde tanımlanacağı, kuvvetler ayrılığına yönelik düzenlemelerin nasıl yapılacağı, Cumhuriyet"in hangi temel ilkeler çerçevesinde ve daha demokratik bir perspektiften nasıl kurgulanacağı gibi meseleler gündemimizde olacak.

TÜSİAD olarak Türkiye"nin bir demokrasi açığı bulunduğunu, bunun giderilmesi için kapsamlı bir demokratikleşme girişimi bağlamında, birey odaklı, ayrıcalıklara yer vermeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli olduğu, çoğulcu ve parlamenter sistemi esas alan yeni bir anayasa yapılması gereğini uzun zamandır dile getiriyoruz.

Yeni anayasanın, her şeyden önce, vatandaşlarımızın farklılıklarıyla bir arada yaşama iradesini temsil eden bir toplum sözleşmesi olabilmesi gerekiyor. Katılımcı ve uzlaşmacı bir süreçle hazırlanacak yeni anayasanın, Türkiye"yi bölen sorunları birer birleştiren haline dönüştürmeye de hizmet etmesi şart.

Bu anlayışla, Yeni Anayasa"nın hangi yöntemle hazırlanması gerektiği, hangi ilkeler esasına göre yazılacağı, toplumu bölen konularda nasıl bir yaklaşımın ve yapılanmanın tercih edileceği hakkında, toplam 5 başlıkta bir dizi yuvarlak masa toplantısı düzenleyeceğimizi aylar önce duyurmuştuk.

Yeni bir anayasa yazmayı değil, yeni anayasaya giden yolda en temel konularda fikirler demetini ortaya çıkarmayı amaçlayan bu çalışma, 11 toplantıda toplam 22 akademisyen ve kanaat önderini bir araya getirdi.

Biz, yeni anayasa yapma heyecanını yitirmemeyi çok önemsiyoruz. Yeni anayasayı, genel seçim sonrası gündemimizin baş maddesi olarak görmek istiyoruz. Bugün, yeni anayasa yolunda yapıcı ve canlı bir tartışma platformunu başlatıyoruz. Bu platformu yeni anayasa yapılana kadar çeşitli vasıtalarla canlı tutmayı planlıyoruz".

Japonya"da tüm dünyayı dehşet içinde bırakan depremin ve tsunaminin ardından yaşanan nükleer felakete de değinen Boyner, söyle devam etti:
"Tüm uygar ve açık topluma sahip ülkelerde nükleer enerji bir kez daha mercek altına alındı. Yeni projeler donduruldu. Böyle bir ortamda Türkiye"nin kentli, dünyaya açık vatandaşlarının nükleer enerji konusunda atılacak adımları körü körüne kabullenmesi söz konusu olamaz. Türkiye"nin enerji açığını kapamak amacıyla nükleer santral kurulacaksa bunun yeri, kullanılacak teknolojinin özellikleri, güvenlik sistemlerinin niteliği gibi konularda verilecek kararları verme hakkı yalnızca teknokratlara ya da siyasetçilere ait olamaz.

Bu karar sürecinin şeffaf, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesine özen göstererek, dayatmacılıktan uzak bir şekilde yürütülmesi elzemdir. Demokrasi yalnızca oy vermekten ibaret bir sistem değilse -ki değildir- vatandaşların kaygı ve iradelerinin böylesine önemli kararlarda dikkate alınmasından kaçmak söz konusu olmamalıdır. Demokratik bir ülkede vatandaş olmak bu şeffaflığı, hesap verebilirliği, açıklığı ve tabandan katılımı savunmak ve talep etmeyi gerektirir.

İkinci ve son olarak da şu gözlemimi sizinle paylaşmak istiyorum. Türkiye olarak önemli bir eşikte olduğumuz inancındayım. Dünya gözümüzün önünde yeniden şekillenirken imtiyazlı konumda bir ülke olarak yeni yapılanmada ön sıralarda yerimizi almaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için her şeyden önce ülkeyi sürekli germekten, kutuplaşmaları arttırmaktan kaçınmalı ve sadece kendimizin değil herkesin temel özgürlükleri, hakları ve özlemleri için mücadele etmeyi öğrenmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz ölçüde toplumumuzdaki enerjiyi kalkınmamızın, refahımızın ve huzurumuzun hizmetine sunabiliriz".

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ


A1Haber - Poldy İnsan Kaynakları